Su katılmamış fahişelik | Levent Kenez
Bu yazıda geçen fahişe kelimesi yerine ben başka bir kelimeyi tercih ederdim ancak bu sıkışık zaman diliminde TR 724’ün değerli yazı heyetine iş çıkarmamak için bu şekilde yazıyorum. Zaten batılı tasvir, üslubumuz-namusumuz tarzı argümanlarla epey atanamayan ombudsmanın ve okuduklarını anlayamayanların tepkisini çekmeleri oldukça muhtemel. Siz yine de okurken istediğiniz çağrışımlarıyla okuyabilirsiniz.
Ayrıca bu yazı cinsiyetçi bir yazı değildir. Burada özellikle irdelenen fahişelik türünün herhangi bir erillik ya da dişiliği bulunmamaktadır.
Beden fahişeliği ve fikir fahişeliği daha önceden duyduğumuz kavramlar. Son dönem bu iki türün üzerinde bir de su katılmamış fahişelik zuhur etti. Bedenlerini, fikirlerini satanlardan ayrı olarak ruhlarını satanlar olarak da düşünebilirsiniz. Ha eskiden bu tür yok muydu? Vardı elbette ancak ne derece vardı bilinmez. Bu topraklarda kötücüllüğün bu derece örgütlenmiş haliyle karşılaşmadığımız için bilemiyorum. Para karşılığı bedenini, fikrini satanların çok üzerinde artık kendi içinde başka bir mertebeye yükselerek ruhunu şeytana satanların fazlalığı bu türü özel olarak incelemeye mecbur bıraktı.
Akla ilk gelen fahişelik, malumunuz beden fahişeliği. Para karşılığı müşterileri ile beraber olan kişiler. Dünyanın en eski mesleklerinden biri olarak tanımlanıyor. Günümüzde kadınlara edilen en galiz küfürler bu kelime ve türevleriyle yapılıyor. Para karşılığı bu işi yapanların ekseriyeti kadın olmakla beraber erkek fahişeliğinin de giderek yaygınlaştığı biliniyor. Bu konuyu ülkemizde merak edenlerin antropolog Ayşe Kudat’ın Satılık Erkeklik kitabında çok daha fazla ayrıntı bulabilirler. Bir çok ülke bu meslekle ilgili düzenlemeler getirmiştir. Bazı ülkelerde sonu idama varan cezalar yer alırken bazı ülkelerde de vergisini veren yasal bir iş kolu olarak muamele görmektedir. İster yasal ister kanun dışı bu mesleği yapanların, yapmak zorunda bırakılanların ve mağdurların “Beden İşçisi” olarak adlandırılması ve bir nevi mağduriyetin meşru görülmesi kadın hakları açısından bir çelişkidir. Kimse sevdiklerinin, akrabalarının bu işi yapmasını asla istemediği ve istemeyeceği halde bu işi yapanların mağduriyetlerinin son bulması için kökten bir çözümü savunmamaktadır. Arz-talep dengesinde talebin aşırı yoğunluğu yüzünden bunu engellemenin mümkün olmadığı düşünülmektedir. Ve bu yüzden yasal düzenlemelerin daha gerçekçi olduğunu savunan epey kadın hakları aktivisti bulunmaktadır. Bazı ülkeler kadına pozitif ayrımcılık yaparak bu işi sonlandırma adına bazı adımlar atmıştır. Örneğin İsveç’te ve bazı İskandinav ülkelerinde para ile fuhuş yasaktır. İlginçtir, tespiti halinde sadece müşterilere ağır cezalar öngörülmüştür. Böylelikle talebi düşürmeyi ve sonuç olarak da arzın düşeceği planlanmıştır. Bu durum elbette kadın hakları konusunda sosyal devlet mekanizmasının güçlü olması ile desteklenmiştir. Aynı durum erkekler için de geçerlidir.
Para karşılığı bedenlerini satanlar ve bu işe destek verenler bütün dinlerde ve kültürlerde ayıplanma ve cezalandırma ile karşı karşıya kalmışlardır. Ancak müşterilerin aynı oranda kınama ve ayıplama ile karşılaşmamış olması ataerkil kültürün bir göstergesidir.
Esas konumuza dönersek bu tür “beden işçiliği” ile uğraşanların insaniyetlerini yitirdikleri ile ilgili bir veri bulunmamaktadır. Hatta İslam dininde oldukça büyük ceza ve kınama ile karşılaşan bu hayasızlık türü ile ilgili anlatılan hikaye meşhurdur: Susuzluktan kıvranan bir köpeğe ayakkabısının yardımı ile zar zor kuyudan su çıkarıp veren hayat kadının bütün günahlarının affedildiği sahih bir hadistir.
Yine bu kader mağdurlarının insan tanımada da oldukça avantajlı oldukları söylenebilir. Bir genelev çalışanının yıllar önce bir televizyon röportajında, onursuzca kovulan, yüzüne tükürülen, yalancı, şantajcı ve ikiyüzlü bir büyükşehir belediye başkanının karakteri ile ilgili yıllar önce söyledikleri ancak bugün tam olarak idrak edilebilmiştir.
Diğer kategorimiz fikir fahişeliği. AKP iktidarıyla beraber madden parlatılmaya çalışılsa da AKP’nin bütün günahlarından ve kirinden nasibini alan Necip Fazıl’ın literatürümüze soktuğu bir kavramdır. Muhasebe adlı şiirinde geçen
Fikrin ne fahişesi oldum, ne zamparası!
Bir vicdanın, bilemem, kaçtır hava parası?
dizeleri uzun zaman sağcıların dillerine pelesenk olmuştu. Bu fahişelik türü adından da anlaşılacağı gibi ekserisi yazar-çizer ve akademisyen takımının düşüncelerini müşterilerinin talepleri doğrultusunda ifade etmelerini anlatır. Daha amiyane bir tabirle parasını kim veriyorsa o kişinin istediği ve hoşuna gideceği fikirleri inanmasa da dile getirmesidir. Zaman içinde insanların duygu ve düşüncelerinin değişmesi ile ilgili bu durum değildir. Bu kişilerin zaman içerisinde patronları değişir sadece. Bu tür fahişeler düzenin değişmesinden endişe ederler ama panik yapmazlar çünkü para kimdeyse o yeni müşterinin hoşuna gidecek şeyleri söylemeye çok mahirdirler. Daha önce beyan ettikleri ilkesel durumlarla taban tabana zıt olmayı asla kafaya takmazlar. Utanma duyguları olmadıkları için geçmişte yazdıkları önlerine konduklarında bir şey hissetmezler. Dünyanın en pişkin ve umursamaz tayfasıdır. Bunların kaşar ve kurnaz olanları daha rahat tornistan yapabilmek için zaman zaman arşivlerine genel geçer doğruların yer aldığı suya tirit yazılar bırakmayı ihmal etmez. Bu fahişelerin önemli kısmı sözde eli kalem tutan zevat olmakla beraber işinsanlarının hatırı sayılır bir bölümü de bu sınıfa girerler. Onların diğerlerinden farkı patronlarına kazandıklarından pay vermeleridir. Yine bu topluluğa sanat dünyasından epey insan dahil edilebilir. Bu karakterleri merak edenler geçenlerde “Bugünlere gelmek kolay olmadı” diyen Rasim Özdenören’in yıllar önce yazdığı Fikir Fahişesi adlı yazısından istifade edebilir.
Son fahişe türümüz ruhunu satanlar olarak tanımlanabilir. Bunlar her meslekten insan arasından çıkabilir. Önceki kategorilere hiç bulaşmadan kariyerine direk bu merhaleden başlayanlar da vardır. En tehlikelileri diğer kategorilerde master yapmış olanlarıdır. Bunlar için para, şöhret, güç, hazdan ziyade kötülük ve kötücüllük esastır. Bunların tatmin duygusunu insanların gördüğü zarar belirler. Bunların yalıda oturanları da vardır asgari ücretle kıt kanaat geçinmeye çalışanı da. Haset en bariz özellikleridir. Kimisinin görünürde müşterileri, taptıkları güç odakları olduğu halde esas patronları şeytandır. Bunlar obsesyon ve kompulsiyon arasında gidip gelirler. Düşman belledikleri, nefret duydukları insanlara karşı son derece takıntılı, gaddar ve vicdansızdırlar. Bu görüntü onları fazlası ile açık edeceği için bunu telafi edecek vakitsiz şirinliklerle ve samimiyetsiz duyarlılıklarla dengelemeye çalışırlar. Ama beceremezler. Narsist bir kişilikleri olduğu için konumları ne olursa olsun bilinmek, öne çıkmak, işaret edilmek istenirler. Taksim Meydanı’nda sadece ve sadece “Hırsız Var” diye bağıran gence cumhurbaşkanına hakaretten soruşturma açılması gibi “Or…pu” dendiğinde herkesin aklına kendilerinin gelmesinden büyük zevk duyarlar. İşleri şeytanla olduğu için kendilerini her daim yıkıcı olmak zorunda hissederler. İddia ettikleri şeylerin yanlış ya da yalan çıkmış olması asla fikirlerini değişmelerine yol açmaz. Bunlarla en kolay mücadele bunları kaale almamak, bunlarla muhatap olmamaktır. Bunlar seviyesine göre günahına, kanına, canına, malına girdikleri insanlardan kendilerine küfür etmelerini bekler dururlar. Ne kadar nefret objesi olurlarsa kendi etraflarında o kadar havalarının olacağını sanırlar.
Abdüllatif Şener’in bir zaman şarap ile ilgili olarak “Ben bu nesnenin her şeyini bilirim de sadece tadını bilmem” dediği gibi bir analiz olduğunun farkındayım. Hayat bize kısa sürede memlekette insanları tanımada oldukça acımasız davrandı maalesef.
Kaynak: http://www.tr724.com/su-katilmamis-fahiselik/
Bu Yayına Yorum Yapın